Ne zaman gitsem tüm coşkusuyla başımı döndüren,

Verdiği huzurla kendimi en çok ait hissettiğim,

Sahip olduğu güzelliklerle varlığına şükrettiğim o benzersiz ve capcanlı ada…

İşte karşınızda bağbozumu kraliçesi Bozcaada!

It blows my mind whenever I visit with its ecstasy,

I feel bonded the most with its serenity,

The living island and its beauty that I am thankful for its existence…

There it is, the queen of vintage, Bozcaada!

Çanakkale’den feribotla nispeten kısa ama tatlı bir yolculuk sonrası ayak bastığım bu toprak parçası, beni ne zaman gelsem hiç olmadığım kadar özgür hissettirir. Adanın kokusunu içine çektiğim an bir adalı gibi davranıp adayı her yönüyle hissetmeye başlarım.

This piece of land that I step on after a relatively short but cute journey with the ferry from Çanakkale always makes me feel freer than ever. After breathing in the smell of the island, I start acting like the islanders and feeling the island.

Fotoğraf 1. Bozcaada’dan Bir Pastane

Adayı koklarım, çarşının sonunda satılan otları, meydandaki pastanenin fırınından yeni çıkmış, taptaze kurabiyeleri, adanın dar sokaklarını süsleyen bitkileri…

I smell the island, the herbs sold at the end of the bazaar, the fresh cookies baked in the patisserie on the square, the flowers decorating the narrow streets of the island…

Fotoğraf 2. Bozcaada’dan Bir Sokak

Adayı tadarım, en güzel meyve ve sebzelerle hazırlanmış reçelleri, adanın kendine has otlarıyla yapılmış yemekleri, buradaki restoranların ün salmasına neden olmuş mezeleri, Bozcaada’nın en güzel üzümleriyle yapılan şarapları…

I taste the island, the jams made with the best fruits and vegetables, the foods prepared with island-specific herbs, the appetizers that helped the restaurants become famous, the wines made with the best grapes in Bozcaada…

Fotoğraf 3. Bozcaada Kalesi

Adayı hissederim, en çok rüzgârını… Denizin dibindeki Bozcaada Kalesi’nden adanın en tepesindeki Bozcaada Yel Değirmeni’ne kadar adanın en güzel yerlerinde, özellikle de sayısız sahilinde, hissederim o şiddetli ama nahif rüzgârı.

I feel the island, mostly its wind… From the Bozcaada Castle at the bottom of the sea to the Bozcaada Windmill at the top of the hill, especially in its countless beaches, I feel its harsh but naive wind.

Fotoğraf 4. Bozcaada Yel Değirmeni

Adayı dinlerim, Akvaryum Koyu’nda kayalara vuran zarif dalgaların sesini, akşamları hangi sokağa gidersem gideyim duyabileceğim o nostaljik müzikleri, yıllardır orada yaşayan adalıların hoş sohbetlerini, Bağbozumu Festivali ile adayı şenlendiren insan kalabalığını…

I listen to the island, the sound of the sea waves kindly hitting the rocks in the Akvaryum Bay, the nostalgic music I can hear whichever street I step into, the conversations between the folks, the crowd cheering up the island in the Bazboğumu Fest…

Fotoğraf 5. Bozcaada’ya Tepeden Bakış

Adaya bakarım, bastığım her taşa, elimin değdiği her bitkiye bir daha hiç göremeyecekmiş gibi bakarım. Adanın en güzel manzaralarından birine sahip Ayazma Manastırı’na, her gün gün batımının en kırmızı haline tanıklık eden Polente feneri ve rüzgâr güllerine, Türk ve Rum kültürünün huzur içindeki birlikteliğine… Ama en çok da adanın değerlisi, ölümsüzlüğüyle hep mor kalan Amaranda çiçeğine bakarım.

I look at the island; I look at every rock I step, every plant I touch as I will never see them again. I look at the Ayazma Monastery that has one of the most beautiful sceneries, the Polente Lantern that witnesses the sunset every day, and the windmills, the togetherness of the Turkish and Roman culture… But at most, I look at the most valuable of the island, the Amaradana flower that stays purple forever.

Fotoğraf 6. Amaranda Çiçeği ve Akvaryum Koyu

Bu benim Bozcaada’m. Kültürüyle, doğasıyla, insanıyla, lezzetleriyle ve tarihiyle benim Bozcaada’m.

It is my Bozcaada. With its culture, nature, people, tastes and history, this is my Bozcaada.

Yazar/Author: Aslı Selin Özzade

Editör/EditorSaliha Nur Yılmaz

Çevirmen/Translator: Simay Aybüke Larçin

Fotoğraflar/Photographs: Aslı Selin Özzade