Ankara ayazında, bir yandan ayak başparmaklarım donuyor bir yandan da çakmayan çakmakla sigaramı yakmaya çalışıyorum. Kafamı bir kaldırdım ki İstanbul Boğazı. Tam karşıda, gece vakti, ışıl ışıl… Uzakta Anadolu yakasının ışıkları, simsiyah deniz, önümüzde ağaçlar… Arkada Sercan ‘’Ankara’dan İstanbul’a ışınlan.’’ derken oturduğum banka geri dönüyorum, yandaki gençler freestyle kapışıyorlar. Ağızımda yanan sigaranın aleviyle ısınmaya çalışıyorum ama yetmiyor. Oturduğum bank tüm soğuğu ya kendine çekiyor ya da tüm Ankara’yı soğutuyor. Ben de çareyi tekrar kafamı kaldırmakta buluyorum. Gece, karanlık sessiz bir İstanbul Boğazı… Ne geçen vapurlar var ne de bağıran martılar… Sarıyer’den Boğaz’ı izlemek gibi. Birazdan kalkıp metroyla kendimizi Taksim’de bulacağız. Belki ara sokaklardan geçerken bir bara gireriz, belki de Karaköy’e inip balık ekmek yeriz.  

‘’Ateş kimde?’’ sorusuyla yeniden bulunduğum yere dönüyorum. Ceplerimi karıştırıyorum ama çakmağımı bulamıyorum. Yürütülmüş. Kimde acaba?  

İstiklâl’de yürüyoruz. Kocaman bir insan sürüsünün arasında sürü nereye giderse biz de oraya savruluyoruz. Derken bir tramvay sesi sürüyü ikiye ayırıyor. Sol tarafta bir çıkış görüyoruz. Önümüzdeki çifti atlatıp bir ara sokakta buluyoruz kendimizi. Biraz yürüdükten sonra, içeriden müzik sesi gelen bir kapının önünde duruyoruz. İçeri girmeli mi girmemeli mi?  

 ‘’Saat kaç?’’ diye soruyorum. ‘’22.22’’ diyorlar. Gözlüklü eleman cebinden çakmağı çıkarıp bir sigara yakıyor. Elindeki sigara paketini uzatıyor. Bir tane alıyorum. Bir sessizlik oluyor. Herkes geriye yaslanmış. Havada, uçuşan sigara dumanı ve arka planda sözleri pek duyulmayan bir müzik…  

Kafamı kaldırıyorum. Kapıyı açtığımızda müziğin sesi daha da yükseliyor. Bir iki adım atıp kendimizi mekânın içinde buluyoruz. Bir masaya oturup dört bira söylüyoruz.  ‘’Off’’ diye kapüşonlu eleman sinirle telefonunu bir kenara koyuyor. Yine kızdırmışlar, birilerine sövüyor. Hışımla bir sigara yakıp müziği değiştiriyor.  

Esen rüzgârla içimiz ürperiyor. Montlarımıza sokularak yürüyoruz. Martı sesleri yaklaşıyor, ilerde de son vapurun sesi, havada da taze pişmiş balık kokusu… Önümüze çıkan ilk yerden balık ekmeklerimizi alıyoruz. Haliç’e doğru yürüyoruz. ‘’Su isteyen?’’ diye soruyor bereli biri. Kimseden ses çıkmayınca suyu kendisi içip bir kenara koyuyor. Ayaklarımızı denize doğru uzatıp oturuyoruz. Bir yandan balık ekmeklerimizi yiyip bir yandan Eminönü’nü izliyoruz. Havada Boğaz kokusu var.  

 ‘’Telefonunun şarjı olan var mı, kimsede mi yok?’’ diye soruldu. Müziksiz geçen bir andan sonra herkes ayağa kalkıp toparlanmaya başladı. Son kez gitmeden sabah güneşiyle beraber yerini binaların alacağı Boğaz’a baktım. ‘’N’oldu? Neye bakıyorsun?’’ dediler. ‘’Hiç, Boğazı arıyorum’’ dedim.