Büyümenin ağırlığını hissediyorum. Daha önce yaşamadığım, nefesimi daraltan bir his kaplıyor içimi şu sıralar. Büyümeye ayak diriyorum. Bu yüzden çocukluğuma doğru bir yolculuğa çıkıyorum. Büyümenin ve bana yüklenen sorumlulukların, çok acımasız ve haksız olduğunu düşünüyorum. Gözlerimi kapıyorum ve bir görüntü beliriyor. Çocukken gittiğim bir park manzarası… Çocuk ben, hayatın farklı evrelerinde insanlarla birlikte. (Şimdiki huzursuz ben, bir köşeye çekilmiş ve dört yaşındaki beni izliyor.) Salıncakta sallanıyorum. Beni sallayan kırklı yaşlarında babam, karşımda sevgilisini bekleyen ve gençliğe ilk adımlarını atmaya başlayan biri, çaprazımda parkın bitişiğindeki durakta bekleyen üniversite öğrencileri, taraftarı oldukları takımın maçının heyecanını üzerinden atamamış her yaştan taraftarlar hâlâ capcanlılar. Onların hemen yanında parkta bir dede torunuyla kuşları besliyor. Hayatın içinden bir kesit bu. Anlayacağınız çocukluğumla özdeştirdiğim parkta, yaş alabilmişlerin ve alacakların manzarası… Ama hâlâ içimde bir huzursuzluk var. Gözümde canlanan o manzara içinde kalmak isterken şimdi gerçekle yüz yüzeyim. Bana ağır gelen büyümeyi manzaradaki büyükler öyle hissetmiyorlar. Onların, çocuk ben kadar mutlu olmasını anlayamıyorum. Hâlbuki açıkça yarına duyulan merak, hikâyelerinin eksik kalmaması için fark etmeden sergiledikleri direniş, yani büyüme, mutluluğu sağlıyor.  

Bir anda çocukluğumun mutlu dünyasında kalma düşüm, yer yer ana haber bülteninde bir haberle bölünüyor; telefonumda öylesine gezinirken bir bildirimle, hiç ummadığım bir anda okuldan gelen bir maille, dinlediğim bir şarkıda bana sorulan bir soruyla yarıda kesiliyor. Büyümez mi hiç ölü çocuklar? Sahi ya yaş almayı eksiklik olarak gören, büyümek istemeyen ben, buna ne cevap verebilirim? Bu kesintilerle yeni bir olguyla tanışıyor, yaş alamamanın eksikliğini fark ediyorum. Gözümü yine kapatıyorum. Park manzarası yine canlanıyor. Bu sefer yaş alamayan hep o yaşa takılmış insanlarla birlikte beliriyor. Beni sallayan gençliğe henüz adımını atmış bir kadın, karşıda üniversiteye yeni girmiş bıyıkları bile terlememiş şakalaşan iki delikanlı, durakta genç iki arkadaş otobüs bekliyor; yüzlerinde bir mutluluk, ellerinde hayallerine götürecek kitaplarla. Maçtan çıkan gençler hâlâ orada, hararetli bir şekilde sanki maçı hep birlikte izlememişçesine birbirlerine tekrar anlatıyorlar. Önlerinden evlerine ekmek götürmeye çalışan çocuklar bisikletlerinde şen şakrak bir şekilde geçiyorlar. Orta yaşlı bir çaycı yorgun argın evinin yolunu gözlüyor. Hayvanlarla oynayan bir çocuk dedesiyle gülümsüyor. Her şey normal yaş alanların manzarası gibi. Hiç hesapta yokken o manzara kararıyor. Tesadüfen bir araya gelmiş insanların farklı yorumlanacak derin izlere dönüşmesini bekliyoruz âdeta. Yarını görememe diye bir şeyle karşılaşıyoruz, en az yaş almak kadar rutinimiz olan olgunun gerçekliğini hissediyoruz. Otobüs yol almaya devam ederken, sayısız maçlar oynanırken, ertesi günün ekmeği fırına sürülürken, yeni çaylar demlenirken ve o manzaralar her gözümü kapattığımda benle olacakken, durakta bekleyen iki arkadaşın yola çıkamadan yolculuğu sonlanacak. Bıyıkları terleyemeyecek o gençlerin, bir daha pedal çeviremeyecek o çocuklar, annelerinin beklediği ekmek gelmeyecek bir daha, torunuyla vakit geçiremeyecek o dede ve bir çocuk bir daha hayvan sevemeyecek. Hiçbiri, büyümenin eksiklik olacağını bile düşünemeyecekler. O yaşta kalmanın getirdiği ağırlığı bile fark edemeyecekler. İdealler, hayaller, yarının zaten geleceğine dair olan inançlar yok olacak. Bir taşa bir tarih yazılacak eksik yaşlarını, biz geride kalanlar hesaplayacağız. İlk manzaradakilerin kulakları, yarını ne olacaktı diye merak edilen insanlar için yakılan ağıtlarla çınlayacak. Yarını olanlar yaşı eksik olanların yollarını gözlerken acaba nasıl olurdu, demekten kendilerini alıkoyamayacaklar. Ekmek bekleyen anne ekmek alacak, ama bazı anneler hep bir ekmeğin eksikliğini yaş alırken hissedecek. Bir hoyrat rüzgâr göğ ekini biçecek, parklardaki, tarlalardaki Başak’ları yere serecek, anneleri ekmeksiz bırakacak. Eksik yaşın ağırlığı bir parkta, fidanlıkta karşımıza çıkacak hiç fark etmeden. Hasat vakti gelmeden erken biçilen başakların hikâyeleri kulağımızda, yürüdüğümüz yollarda hafızamıza kazınacak. Büyümek yaş alamayanların eksik yaşını hesaplarken ağır gelecek.