İtalyan sineması, süslü film efektlerinden uzaktır. İnsanı anlatır. Perdeye tüm samimiyetiyle mücadele ettiğimiz hayatlarımızı yansıtır  Aynı anda güldürüp ağlatabilir. Minik bir hikayenin arkasında büyük ideolojileri saklayabilir. Akdenizin sıcaklığını hissettirir. Bir film eleştirmeni olmasam da izleyen herkesin içini ısıtıcak filmlere imza attığına inandırtmıştır beni hep. Bu yüzden de en sevdiğim ülke sinemasıdır “İtalyan sineması”. Ben de bu yazımda sizlerle İtalyan sinemasından sevdiğim filmleri paylaşmak istedim. 

1.Oğul Odası (La Stanza Del Figlio)

 2001 yılında vizyona girmiş ve Nanni Moretti’nin yönetmenliğini yaptığı film kırklı yaşlarda bir psikolog olan Giovanni’nin hayatını konu alıyor. Giovanni rutin bir hayatı olan , çok sevdiği iki çocuğu ve eşiyle mutlu bir yaşam süren biridir. Ancak hiç beklenmedik bir şekilde  oğlunu kaybetmesiyle her şey durma noktasına gelir ve filmin akışı değişmeye başlar. 2001 yılında Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye ödülünü kazandı. Çok değerli bir ödülü kazanmasının yanında  film izleyiciye hayatlarımızda yaşadığımız dönüm noktalarını ve “diğer yolu seçsem şimdi nerede olurdum?” sorusunu düşündürüyor. Seçimlerimize bir başka açıdan bakmamızı sağlayan bir film.

2.Pinocchio-Pinokyo-2019

Çocukken okudukları+mız, dinlediklerimiz, izlediklerimiz; yetişkin olduğumuzda kaybolup gitmez. Yıllar sonra katı kuralları olan bir yetişkin olsak bile zihnimizin saklı bir köşesinde hala bu anlatılar yer eder ve şimdimizin temelini oluşturur. Karanlık hikayeleriyle Gommorrah, Dogman gibi baş yapıtlara imza atan Matteo Garrone‘nin Pinocchio filmi de bu durumu özetleyen güzel örneklerinden biri. Matteo Garrone’nin bir ropörtajında Pinocchio’nun bugüne kadar vizyona çıkardığı tüm eserlerin yapım aşamasında hep aklında olduğunu dile getiriyor. Pinocchio’nun onun değerli bir yönetmen oluşundaki başlangıç noktası olduğunu bile söyleyenebilir.  Garrone filmde pinokyo romanının orijinal hikayesine bağlı kalıp kendi imzası olan karanlık tarzıyla birleştirerek bambaşka bir yorum yaratmış.  Ayrıca filmde Geppetto karakterini “La vita e bella “ filmiyle Oscar kazanan ünlü oyuncu Roberto Benigni canlandırıyor ve performansıyla harikalar yaratıyor. Pinokyo hikayesine bir de karanlık bir pencereden bakmanızı sağlayan Pinocchio filmini kaçırmamanızı öneririm.

3. La Vita e bella- Hayat Güzeldir

Pinocchio filmini anlatırken de değindiğim 1997 yapımı La vita e bella, Pinocchio filminin aksine masum hikayelerin karanlık yanlarını göstermek yerine karanlık hikayeleri masumlaştıran bir yapıt. II. Dünya savaşında Yahudi kamplarına götürülen bir ailenin hikayesini anlatıyor. Daha önce Nazi dönemini anlatan pek çok filmden farklı. Roberto Benigni’nin unutulmaz performansıyla çok yalın ve doğal bir dile sahip film  bu dönemi anlatan filmler arasında beni en çok etkileyenidir. Yabancı dilde en iyi film, en iyi erkek oyuncu, en iyi film müziği Oscarlarını almış La vita e bella,  beni günlerce etkilemişti.

4. Nuova  Cinema Paradiso- Yeni Cennet Sineması

Giuseppe Tornatore’nin ilk eserlerinden olan Oscar,Altın Küre ve BAFTA gibi birçok ödülü kazanan 1988 yapımı Nuova Cinema Paradiso bu yazımda olmazsa olmazlardan biriydi. Çok geç keşfettiğim bir filmdi. Yıllar önce izlediğim Martin Scorsese’in 2011 yapımı filmi Hugo adlı filmi hatırlatmıştı. Filmde istasyonun duvarları arasında yaşayan bir çocuğun Georges Méliès adlı bir oyuncakçıyla tanışmasıyla başlayan hikaye sinemanın görkemli tarihine yer veriyordu. Cinema Paradiso ise Hugo filminden yıllar önce sinemanın gelişimini içten  bir şekilde perdeye yansıtıyor. Sicilya’nın küçük bir kasabasında yaşayan afacan Toto ‘nun sinema göstericisi Alfredoyla arkadaşlığını ve onun mesleğine olan hayranlığıyla başlar film. Ardından Toto’nun sinemayla olan serüvenini izliyor ve eski sinema ve sinema kültürüne tanık olma şansını yakalıyorsunuz.  Film süresince anlatılan hikayeler ve karakterlerin samimiyetiyle filme bağlanıyorsunuz. Film bittiğinde karakterleri tanıyor gibi hissediyorsunuz. Sinema, sinema tarihi ya da samimi yapıtlar ilginizi çekiyorsa bu filmi kaçırmayın derim.

5. La leggenda del pianista sull’oceano-1900 Efsanesi

Giuseppe Tornatore’nin bir diğer filmi olan “La leggenda del pianista sull’oceano” favori İtalyan filmlerimden. 1998 yılında vizyona giren film 1 ocak 1900 tarihinde göçmenleri Amerikaya taşıyan Virginian adındaki transatlantik’de başlar. Makinistlik yapan Danny terk edilmiş bir bebeği bulup evlat edinir ve bebeğin adını da doğum yılı olan 1900 koyar. Bizlerde bu bebeğin yani 1900’ün transatlantik’de geçen  yaşam öyküsünü  ve piyanoyla tanışarak yedi denizin piyanisti oluşunu izliyoruz. Altın Küre sahibi olan film dostluğu, merhameti ,sevgiyi ,özlemi masalsı bir dille izleyiciye sunuyor.

6. La Migliore Offerta-En İyi Teklif

Son önereceğim Giuseppe Tornatore filmi ise “En İyi Teklif”. 2013 yılında vizyona giren film, Tornatore’nin diğer filmlerinden biraz farklı. Amerikan sinemasına yakın bir tarza sahip. Antika dünyasında oldukça tanınan sanat uzmanı Virgil Oldman; yalnız ve çevresinde olan tüm insanlara ilgisiz bir insandır. Hiçbir duygusal bağ kurmadan sadece işine odaklıdır ancak bir gün Claire Ibbetson adında gizemli bir kadından telefon gelir. Evindeki antikaları satılığa çıkarmak isteyen Claire ile tanışmasıyla Virgil bambaşka bir insan olmaya başlar. Koleksiyonerlerin bakış açısını merak ettiğim için izlemeye karar verdiğim bu film beni çok şaşırttı. Sadece sanatsal, tarihsel bir film değildi. Zekice yazılmış çarpıcı ve gizemliydi. Müzikleri, dekorları, senaryosu, oyuncu kadrosuyla asla izlemekten pişman olmayacağınız bir film.

7. Perfetti Sconosciuti-Mükemmmel Yabancılar

Herkesin paylaşmaktan kaçındığı birkaç sırı vardır. En yakınlarımızın bile. Belki de birkaç sırdan daha fazlasıdır. Paolo Genovese’nin 2016 yılında vizyona giren filmi 7 arkadaşın bir akşam yemeğinde bir araya gelmesiyle başlar. Film tek mekanda geçer. Tahmin ettiğiniz gibi yemek masasında. “Masum” bir oyun oynamak ister kahramanlarımız. Cep telefonlarını masaya koyarak gelen her mesajı, aramayı o gece orada oturan 6 kişiyle daha paylaşacaklardır. Gerçekten birbirimizi “ne kadar tanıyoruz, ne kadar gizliyoruz?” sorusunu hem komedi hem de ironiyle birleştirerek bizlere yöneltiyor. Ayrıca film ünlü yönetmen Ferzan Özpetek tarafından “Cebimdeki Yabancı” olarak tekrar uyarlandı. İki versiyonu da çok başarılı ve izlenmeye değer.

8. La Fate Ignoranti- Cahil Periler

2001 yapımı “Cahil Periler”, Ferzan Özpetek’in ilk izlediğim ve en  çok sevdiğim filmi. Antonia ve eşi Massimo mutlu bir çifttir. Roma’da sakin bir hayat sürerken Massimo bir trafik kazası geçirerek hayatını kaybeder. Antonia hayatının aşkının yasını tutarken Massimo’nun eşyalarının arasında bir tabloya rastlar. Tablonun arkasındaki notu görür ve kocasının hayatında başka bir kadının olduğunu düşünür. O kadını bulmak ve gerçekleri öğrenmeye karar verir. Ölümün ve aldatılmanın acısını yaşarken Antonia, eşinin ikinci hayatını keşfe çıkar. Cahil Periler, Cebimdeki Yabancı’ya benzer soruları izleyiciye sunan bir film. Bir gerçekle yüzleşmenin belki de kendimizi bulmak için bir şans olabileceğini hatırlattı bana. Ferzan Özpetek’in her filminde olduğu gibi harika sinematografisiyle izleyenleri başka bir yolculuğa çıkarıyor. Bunun yanında Ferzan Özpetek, Cahil Periler’i 20 yıl sonra bu kez dizi formatıyla karşımıza çıkaracağını haber verdi. Dizi uyarlamasını da heyecanla beklediğim bu film, bir Türk yönetmenin imzasını taşımasıyla da başka bir öneme sahip.

9. La Grande Bellezza-Muhteşeşem Güzellik (2013)

Paolo Sorrentino’nun Oscar, Altın Küre ve BAFTA’da en iyi yabancı dilde film ödüllerini alan filmi “Muhteşem Güzellik” oldukça görkemli bir filmdir. Roma’nın muhteşem güzelliğine, büyüsüne ismiyle de göndermeler yapıyor. Film Roma’ya hayran olarak yıllarını geçiren 65 yaşındaki Jep Gamberdella’nın hayatını konu alıyor. Jep gençliğinde “The Human Camera” adlı bir kitap yazarak büyük beğeni toplar. Çok başarılı olan Jep, Roma sosyetesine bu başarısıyla birlikte girer ve o günden sonra bir daha kitap yazmaz. İhtişamlı, şaşalı hayatların arasında geçirdiği koca 65 yılın anlamını sorgulayan Jep, hem kendi hayatındaki hem de hayatına girmiş olan insanların hayatlarındaki dönüm noktalarına, değişimlerine ve tutarsızlıklarına şahit olur. Kendini tekrardan keşfetmesini izlerken Muhteşem Güzellik’de  Federico Fellini’nin  La Dolce Vita filminden birçok parçayı gördüm.  Modern La Dolce Vita olarak isimlendirdiğim filmi izlemek eminim sizlere de çok keyifli gelicek.

10. Postiono-Postacı(1996)

“Şiir yazanın değil ihtiyacı olanındır.” Bu sözler filmin de ismini de aldığı postacı Mario’ya ait. 1950’lerde Şilili ünlü kominist yazar ve şair Pablo Neruda siyasi sebeplerle İtalya’nın minik bir kasabasına sürgün edilir. Saf ve iyi kalpli postacı Mario ise Pablo Neruda’ya hayranlarından ve dostlarından gelen yüzlerce mektubu iletmekle görevlidir. Ancak zamanla Mario herkes gibi hayran olduğu Neruda ile dostluk kurma fırsatı bulur. Neruda Mario’nun hayatına şiirle, Mario ise Neruda’nın hayatına masum dostluğuyla dokunur. Her sahnesinde dostluğun ve şiirin bağlayıcı gücünü hatırlatan film, en iyi film müziği Oscarının ve BAFTA’da en iyi yabancı dilde film ödülünün sahibi oldu. Filmin orijinal hikayesi Antonio Skarmeta’nın “Neruda’nın Postacısı” kitabına dayanmakta. Ve işte izleme listenize eklemenizi önerdiğim son film, “Il Postino”.

İyi seyirler.

Editör : Görkay Düzgün

Grafiker : Helin Özdemir