Not Today

Yaşadığınız hayattan gerçekten memnun musunuz? Yaptığınız meslek, bulunduğunuz yer, çevrenizdeki insanlar sizi mutlu ediyor mu? İnsanoğlu yıllardan beri büyük bir arayışın içinde: mutluluk arayışı. Olayların, nesnelerin ve insanların içinde arayıp durduğumuz fakat bir türlü ulaşamadığımız o duygu. Ulaşamıyoruz çünkü adım atmaktan korkuyoruz, tıpkı yavru bir kuşun ilk uçuşunda hissettiği gibi ama yavru kuşun bizden bir farkı var: Her ne kadar korksa da sonunda kanatlarını çırpıp gökyüzünün maviliğinde süzülmeye başlıyor o. Bizler ise toplumun bize taktığı at gözlükleriyle ilerliyoruz sadece. Hayallerimizi, fikirlerimizi sırf başkasına uymuyor diye buruşturup atıyoruz. İnsanları hayatımızın merkezine koyuyoruz. Çevremizdeki insanları tatmin edeceğiz diye benliğimizden vazgeçiyoruz ve belki de en kötüsü hayatımızı kendimiz için değil de başkaları için yaşıyoruz.

Are you truly satisfied with the life you live? Do your job, location, and people around you make you happy? Mankind has been in a great search for years: the pursuit of happiness. That feeling that we keep looking for in events, objects, and people, but we can’t reach. We cannot reach it because we are afraid to take a step, just like a baby bird feels in its first flight, but the baby bird has a difference from us: Although he is afraid, he finally starts to flap his wings and glide in the blue of the sky. We, on the other hand, only move forward with the blinders that society puts on us. We crumple up our dreams and ideas just because they don’t fit anyone else. We put people at the center of our lives. We give up ourselves to satisfy those around us, and perhaps worst of all, we live our lives for others rather than ourselves.

Tüm insanların bir kaplumbağa üzerinde yaşadığını varsayalım. Kaplumbağanın üzerindeki monoton hayattan sıkılanlar merak ve şüphe duygusu içinde kaplumbağadan atlayarak gerçeğin peşine düşüyorlar ve böylece hayatın iplerini kendi ellerine alıyorlar. Bu insanları ölüm gerçeğiyle yüzleşmiş insanlar olarak da nitelendirebiliriz. Ölümü kabullenemeyen ve nasıl yaşadığını değil de ne kadar yaşadığını düşünen insanlar ise kaplumbağanın üzerindeki uzun ama bir o kadar da monoton yolculuklarına devam ederler. Bir bakıma kaplumbağanın üzerinde tozpembe bir hayat olduğu da söylenebilir. İnsanların sebebini sormadan her şeyi kabullendikleri ve bunu yaptıklarında sorunsuz bir hayat yaşayacaklarını düşündükleri bir hayat. Yaşadığımız sınırlar bize kendimizi her zaman ait olduğumuz yer gibi hissettirmiştir. Ya dışarıda daha iyileri varsa kendimizi daha ait hissedeceğimiz?

Suppose all humans live on a turtle. Those who are tired of the monotonous life on the turtle jump out of the turtle with a sense of curiosity, doubt, and chase the truth. Thus take the strings of life into their own hands. We can also describe these people as people who have faced the reality of death. People who cannot accept death and think how long they lived, not how they lived, continue their long but monotonous journey on the turtle. In a way, it can be said that there is a pink life on the turtle. A life where people accept everything without asking why, and when they do, they think they’ll have a problem-free life. The borders we live in have always made us feel like we belong. What if there are better ones out there that we feel more belonged to?

‘’Yaşadığınız hayattan gerçekten memnun musunuz?’’ sorusu belki de hayatımın dönüm noktasıydı. Bu zamana dek yaptığım şey yaşamak değil, sadece nefes almakmış. Zaman dediğimiz bu akışın içinde yalpalanıp duruyormuşum. İçinde bulunduğum bataklık her geçen gün beni içine çekiyormuş ve ben sadece boyun eğiyormuşum. On dokuz senedir hayat yolcusuyum. Şimdi geriye dönüp bakıyorum, sanki o günleri geri getirebilecekmişim gibi. Sakin ve bir o kadar da tedbirliyim. Parmak ucunda dolaşıyorum ola ki yanlış bir yere basarsam, canım çok yanmasın. O günkü gibi gelmiyor hiçbir şey, çok farklı yorumluyorum her şeyi. O anda değilim, o andaki ben hiç değilim. Başka bir yerden bakıyorum hayatıma. Pişmanlıklarım ve hatalarım el sallıyorlar karşıdan, iyi ki diyorum iyi ki… İlerliyorum biraz daha, yaşadıklarım bir film şeridi gibi önümden geçiyor. Bir sürü duygu, insan var. Anılarımla boğuşmaya başlıyorum bu uçsuz bucaksız denizde. Az sonra, havanın sıcaklığı iyice artıyor ve buharlaşmaya başlıyor sular. Geride kalan tuz taneleri tenime her değişinde canımı yakıyor. Göğsüm sıkışıyor, nefesim daralıyor ama bu hissi durduramıyorum. İçinde bulunduğum zamana dönmek için çabalıyorum, nafile…  Bir ses duyuyorum, yenik düşmek üzere olan hayallerimin sesini.

The question “Are you really satisfied with the life you live?” was perhaps the turning point in my life. What I’ve done so far is not living, just breathing. I was staggering in this flow we call time. The swamp I was in was pulling me in day by day and I was just giving in. I have been a life traveler for nineteen years. Now I look back as if I could bring those days back. I am calm and cautious. I may be tiptoeing so that if I step on the wrong place, it won’t hurt too much. Nothing feels like that day, I interpret everything very differently. I am not in that moment, I am not in that moment at all. I look at my life from another place. My regrets and mistakes are waving, I’m glad I say… I’m moving forward a little more, my experiences pass in front of me like a film strip. There are a lot of emotions, people. I’m starting to grapple with my memories in this vast sea. Soon, the temperature of the air rises, and the water starts to evaporate. The grains of salt left behind hurt me every time they touch my skin. My chest is tight, I’m short of breath, but I can’t stop this feeling. I’m trying to go back to the time I’m in, in vain… I hear a voice, the voice of my dreams that are about to succumb.

Dönüyorum geçmişten, bu sefer gelecek geliyor aklıma. Kaygılarım uykusundan uyanıyor. Daha gelmemiş günlerin sıkıntılarıyla boğuşuyorum. Geleceğin bilinmezliği korkaklığımı daha da öne çıkarıyor. Kafamda kurduğum gelecek kurgularına sığınıyorum. Sığındıkça küçülüyor, küçüldükçe güçsüzleşiyorum. Fark ediyorum ki ya geçmişte yaşıyorum ya da gelecekte. Bu iki zaman diliminin arasında sıkışmışken ‘’an’’da nasıl kalabilirim diye düşünüyorum. Zamanın kumları akmaya devam ediyor. O soruyu soruyorum kendime ‘’Yaşadığın hayattan gerçekten memnun musun?’’ ve yüzleşmeye korktuğum hakikat gözlerimin önüne seriliyor. Bedenimin derinliklerinde kaybolmuş kendimi buluyorum. Şimdiye dönüyorum ve nefes almak daha anlamlı hâle geliyor. Korkmuyorum artık. Hikâyemin ana karakteri olmaya hazırım. Ben hayatımın iplerini elime alıyor ve söz veriyorum: Nefes almayı bırakana dek geçen her anı doya doya yaşayacağım.

I’m going back from the past, this time the future comes to my mind. My anxiety awakens from its slumber. I am struggling with the troubles of days that have not yet come. The uncertainty of the future makes my cowardice even more prominent. I take refuge in the fiction of the future that I have built-in my head. The smaller I take shelter, the weaker I get. I realize that I am either living in the past or in the future. I am thinking about how I can stay in the moment when I am stuck between these two time zones. The sands of time continue to flow. I ask myself that question, “Are you really satisfied with the life you live?” and the truth that I am afraid to face is laid before my eyes. I find myself lost in the depths of my body. I go back to the present and breathing becomes more meaningful. I’m not afraid anymore. I am ready to be the main character of my story. I take the strings of my life and promise: I will live every moment to the fullest until I stop breathing.

Yazar/Author: Ekinsu Tuncer

Editör/EditorGörkay Düzgün

Grafiker/Graphic Designer: Vadi Töngür

Çevirmen/Translator: Şebnem Sezgin