Painted Tales

Galiba küçüklüğümün en unutulmaz anılarını, ailemle yazları yaptığımız araba yolculuklarında biriktirdim. Anılardan dolayı mıdır bilmem ama bu gezileri çok severdim ve hafızamda çok güzel tınılar olarak yer edindiler. Her yaz arabamıza atlayıp Türkiye’nin hiç bilmediğimiz yerlerine giderdik. Genelde babam gideceğimiz yeri söylemezdi, yolun sonu hep sürprizliydi. Bu nedenle her yol hafızamda ayrı bir tat bıraktı. Bu geziler geceleri bir başkaydı. Gece yolda bir şehirden geçerken hep çevredeki evlere bakıp o evlerde ne gibi hikâyelerin olduğunu merak ederdim. Kapalı perdelerin arkasında neler vardı, onlara misafir olsam nasıl olurdu, bu saatte neden evlerinin lambaları yanıyordu, acaba onlar da bizim gibi bir aile miydiler, ne hissediyorlardı şu an? Yüzleri nasıldı? Ya da yanımızdan geçen otobüslerde kafasını pencereye dayayıp yolu seyredenlerin hikâyeleri neydi? Peki, yanımızdan geçen tır şoförleri ne düşünüyorlardı, yolun keyfini çıkarabiliyorlar mıydı, ne taşıyorlardı? Yollarda durmadan geçip giden arabalar nereye gidiyordu?

I guess the most memorable times of my childhood were piled up during the car trips I took with my family in the summer. I don’t know if it is because of the memories, but I loved these trips, and they secured themselves a place as great memories in my mind. Every summer, we would hop into our car to take a trip to somewhere in Turkey we didn’t have any idea about. My dad generally didn’t say where we would go, so it was always a surprise at the end of the trip. That is why every journey left a pleasant memory in my head afterward. They felt different at night. When we were traveling at night, I would look at the surrounding buildings of the city we were in and wonder what life was like to the people living there and what their stories were. What was there behind the closed curtains? How would it feel to be a guest in their house? Why were their lights on at this hour of the night? Were they a family like ours? What were they feeling right now? What did their faces look like? What was the story of the people in the buses passing next to us who had their faces leaning on the window? Or what was the truck driver that was passing by us thinking about right now? Were they also having a fun trip? What were they transporting? Where were the other cars going? 

Kendimce onlara hikâyeler yazardım. Bu hikâyelerimi bir tür oyuna dönüştürürdüm ve anneme sence ne yapıyorlar diye onu zorlayan sorular sorar, onu bu küçük oyunuma dâhil etmeye çalışır ve öyle uykuya dalardım. Yol bende hep böyle bir merakı çağrıştırdı. Yıllar sonra yolda olmak benim rutinim haline döndü ve bir gece yolculuğunda küçüklüğümün, o küçük yaz geceleri oyununu anımsadım. Merakım hâlâ devam ediyordu.

I used to write and make up countless stories for them. It turned into a game where I would get my mother involved by asking her challenging questions about what she thought their stories were and slowly drift into sleep during it. The trips always evoked curiosity in me. After many years, being on the road became a routine of mine, and on a night trip, I remembered the game I made during my childhood summer night road trips. My curiosity was still there, apparent.

Bu sefer ailem olmadan yolculuk yaptığım için yanımdakiler de bana o evlerin içindekiler gibi yabancılardı. Bu yüzden onlara da hikâye yazmaya başladım. Oyunumu bir nevi geliştirmiş de oldum. Bu insanların hikâyelerine olan merakım öykü kitaplarını da sevmemi sağladı. Önüme insanların hayatından küçük kesitler seren yazıları hep sevdim. Bunlar biraz da insanı makyajsız gösteren öyküler oluyor. Seray Şahiner’in Hepyek’inde olduğu gibi. Bu evlerin içinde neler olduğuna ilişkin merakım aslında o insanların asıl hikâyelerine olan merakımdan kaynaklanıyor. Çevremizde bir sürü insan var. Bu insanların hikâyelerini tüm berraklığıyla bildiğimi sanıyorum. Sanki ben de onların evlerine, kapalı perdenin arkasından misafir olmuşum gibi… Hâlbuki bu olanaksız bir şey. Hayatın getirdikleri yüzünden öykülerimizi de aynı yüzlerimizi boyar gibi boyuyoruz. Ben de güvenli alanım dışında ben değilim. Acaba benden kaç tane var? Kaç öykü üretip, bastım? Bunların kesin bir cevabı yok. Bu boyamanın kötü bir şey olup olmadığı da kesin değil. Aslında içimde biraz Ceylan’dan var. Ceylan gibi çok sıkı matematik yaparak kendi öykümü uyduruyorum. Galata Köprüsü’nde yürüyorum, ama yürürken Sait Faik hikâyelerinden birinin kahramanı gibi hissetmek için şehri dolaşmayı görev edinmiş bir havam olmalı. Bir yere yetişmek için o köprüden geçmiyorum kesinlikle. Yoruldum ve bir kafeye mi oturdum? Hayır, oraya yorulduğum için değil arkadaşlarımla eğlenmek için oturmalıyım. Öyküyü bu şekilde yazmalıyım. Ancak, hep iyi görünmek için yazmıyorum bu öyküleri. 19 ve 17’liklerin yaptığı gibi benden alınanı geri almak için de yazıyorum. Birçok aileye, evlerine ziyarete gidiyorum. Onları tanıyormuş gibi yapıyorum. Acılarına ortak oluyorum. Bu ortaklıktan ben de fayda sağlıyorum. Öyküdeki 17 ve 19’luğun karınlarını doyurmak için Tez ailesinin yasına ortak olup bambaşka bir öykü yaratmaları gibi bende heybeme yeni makyajlı öyküler katıyorum. Ev halkının makyajsız hikâyesine karşı onların makyajlı hikâyeleri …

This time, because my family wasn’t there with me on my trips, people besides me were as foreign as the people in the houses. So I began to write stories for them as well. In a way, my game evolved. The wonder I had about those people I knew nothing about triggered my love for storybooks. I always loved stories that consisted of sections about a person’s life. These stories kind of show how people look without makeup. Just like Seray Şahiner’s Hepyek. In fact, my curiosity for what was inside the house emerged from what their life was really like. Lots of people surround us. I assume I know their stories transparently. As if I was a guest to their lives behind a curtain. However, this isn’t possible. Just like we paint our faces, we paint our stories depending on what life brings to the table. As I am not the same me in and out of my comfort zone. I wonder how many of me there are? How many stories did I make up and print? These questions don’t have a precise answer. It also isn’t definite whether this “painting” is a bad thing or not. There is a little bit of Ceylan in me. Similar to Ceylan, I make my own stories by doing tricky calculations. I walk through the Galata bridge. But to feel like the hero of one of the Sait Faik stories while walking, I must feel like it is my duty to go around the city. I am definitely not crossing that bridge to get anywhere. My reason to sit in a cafe shouldn’t be because I’m tired but to hang out with friends. The narrative should be written like this. Anyhow, I’m not always writing the narrative in a way to make me look good. Just like what 19s and 17s do, I do it to take back what was taken from me. I visit lots of houses and act like I know them personally. I share their pain. The company also benefits me. Just like when the 17 and 19-year-olds in the story needed to eat, so they shared the pain of the Tez family and created new stories by doing so; I also add new stories with makeup to my own collection. Their paintless story against the painted ones.

İşte aslında işin matematiği böyle, birinin gerçeğine karşı diğerinin yalanı. Evde kaldığımız bu günlerde birçok insan evlerinden makyajlı öyküler paylaşıyor. Bu da bana, evin içinde de koruma mekanizmasının yarattığı kimlikleri sergilediğimizi düşündürdü. Peki, bu boyalı öyküler kötü mü? Bence belli değil. “Gri”. Benden birkaç tane olması asıl beni yok etmiyor, ne kadar boyansam da boyanayım sonunda eve geri dönüyorum. Belki Galata Köprüsü’nde yürüme amacımdan sapmış olabilirim ama sonuçta o köprüde yürüyorum. Mış gibi yapmam kendimi koruma mekanizmam. Bu koruma mekanizmasının yarattığı diğer Başaklar evin asıl sahibinin parçacıkları. Asıl hikâyeler evlerin içinde veya kafamızı dayadığımız otobüs penceresinde yalnız kaldığımızda yazılırken, kalabalık içinde yazdığımız hikâyelerde başka bir biz var. Bu çıkarımı yaptıktan sonra çevremdekilerin asıl evini bulmak için öykülerine daha bir kulak vererek merak içinde uykuya dalıyorum.

These are the logistics of it. One’s lie versus the other one’s truth. These days where we generally are at home, people all around are sharing their own painted tales. This made me think that even in our homes, we started to develop new identities through our defense mechanisms and exhibit them. Are these stories bad? It isn’t apparent, in my opinion. ‘‘Grey’’. Having more than one me doesn’t get rid of the real me. No matter how many times I put paint on, I always return home. Maybe I strayed from the real reason for walking on the Galata bridge, but I am still walking on it. Almost doing something is my self-defense mechanism. And the Başaks that this mechanism produces are the actual homeowner’s particles. While the real stories are being written while we’re inside our homes or when we lean on the window of a bus alone, we have a different us in every story we write in a crowd. After making this inference, I pay more attention to the stories of the people around me to find their real homes, and with wonder, I drift to sleep.

Kaynakça

References

Şahiner, Seray. “Hepyek”. İstanbul: Everest Yayınları, 2019. Baskı.

Yazar/Author: Başak Şengül

Editör/EditorBeliz Karatoprak

Çevirmen/Translator: Zeynep Sude Ayalan

Grafiker/Graphic Artist: Helin Özdemir