FREEDOM OF CONCRETE

Neden sevmeyiz griyi? Yeşilsizlikten midir, estetik kaygılardan mı, özenmemekten midir? Tasarım anlayışından mı? Peki, gri ve beton sevilebilir mi, hayranlık uyandırabilir mi? Betondan üretilen yapılar ve yapı bütünlükleri ilham uyandırabilir mi? Aslında sadelik, minimalistlik ve saf geometrinin hâkim olduğu brütalist yaklaşımlar genel önyargının aksine bize harika ögürlükler ve altlıklar sunmaktadır. Dezavantajları ve ekonomik kaygıları bir kenara, aslında brütalist yaklaşımlar sundukları ile çok zengin bir içerik oluşturmaktadır. Bu yazıda ekonomik ve tartışmalı boyutları bir kenara bırakak brütalist yaklaşımlardan bazılarının günümüze getirdiklerini ve ruhlarındaki estetiği ve özellikle özgürlüğü ve esnekliği algılamaya ilk adımı atacağız ve brütalist yapı komplekslerine doğru yolculuğa çıkacağız. Bunları da farklı yaklaşımlar içeren, bu esneklik ve özgürlüğü değişik biçimlerde kullanan örnekleri inceleyerek yapacağız.

Why do we not like gray? Is it because of the lack of green? Is it due to aesthetic concerns? Because it looks rough? Or is it because of sense of design? So, can gray concrete be loved or admired? Can structures made of concrete inspire people? Contrary to popular belief, brutalist architecture dominated by simplicity, minimalism, and pure geometry can offer freedom and solid foundations to build upon. Putting aside the disadvantages and economic concerns, brutalist approach provides an incredibly diverse range of materials. In this article, we will disregard the economic and controversial aspects of the brutalist approach in order to take the first steps toward understanding what some of the brutalist approaches have contributed to the present day. We will try to understand their aesthetics and the freedom and flexibility that lie within their souls. We will set out on a journey toward the brutalist approach. We will do this by examining examples that include different approaches and use this flexibility and freedom in different ways.

Görsel 1: Doğa Su Yıldırım tarafından / Figure 1: by Doğa Su Yıldırım

Brütalist yaklaşımlar kentlerde yapılan yenilemeleri modern bir algıyla yeniden ele almak amacını güderken; otantikliğini de sürdürebilmeyi hedeflemek için ortaya çıkmış olabileceği fikrini savunuyorum. Buna ek olarak modern inşaat tekniklerinin de gelişmesiyle, kentsel dönüşüm öncesi var olan problemleri çözmekte en rahat ve özgür ortamı da sağlamıştır. Bunların yanında da yepyeni bir imge yaratmak ve bu imgeyle beraber katı ama bir yandan da yeni tasarımsal bir dil ortaya koymak brütalist yaklaşımın amaçları olabilir. Bunlar göz önüne alındığında ‘form-fonksiyon-insan’ entegrasyonunu da eklemek de güdülen kaygılardan olmuştur.

I believe that brutalist approaches have emerged in order to reconsider the renovations made in cities with a more modern perception while maintaining their authenticity. In addition, the development of modern construction techniques have provided a free and comfortable environment to solve the problems that existed before urban transformation. In addition to these, creating a brand new image and creating a strict but also a new language of design with this image may be the purpose of the brutalist approach. Keeping these in mind, it could be said that ‘form-function-human’ integration was also one of the concerns.

Brütalist yaklaşımlara ilk bakışta Le Corbusier’in adını başa koymadan geçmek yanlış olacaktır. Modern şehirciliğe bakış açısı ve katkılarının yanında mimariye ve şehirciliğe olan reformist yaklaşımıyla ‘brütalizm’in babası’ sıfatına da sahip olması onu bu noktada özel bir konuma koymaktadır. Brütalist yaklaşımlara geçmeden önce Corbusier’in Ville Radieuse (Radiant City) ütopyasını incelemek yararlı olacaktır. Betonun özgürlük sağlaması ve katı bir gridal düzen kurgusu ile Paris’in merkezinde 200 metre yüksekliğe varan mega-gökdelenler kurgulamış ve 5000-8000 insanı aynı anda tek bir çalışma biriminde toplayabileceğini söylemiştir. Bunların yanında konut alanlarında tek bir birim (Unité) 2700 kişiyi de barındıracağını gösteren bir öneride bulunmuştur. Bu noktada gökdelenlerin ve konut alanlarının tasarımında gün ışığının en verimli şekilde kullanılması hedeflenmiştir. Düşüncenin korkunçluğu ve dehşet vericiliği konusunda eleştiriler alan bu ütopya, aslında kendinden sonraki zamanlara aktardıklarıyla tam bir ilham kaynağı haline gelmiştir. Ville Radieuse’un takibinde, ütopyasındaki konut birimlerinden (Unité) ilham alan Le Corbusier, Unite d’Habitation’u (Marseille Block) tasarladı. Unite d’Habitation içinde her bir katının sokak olarak adlandırıldığı 337 yaşam biriminden oluşmaktadır. Bu sokaklar komünite için bir ortaklaşa mekanlar yaratmakta, bu sokaklarda bazı birimler de ticari ve benzeri kullanımlarla farklılaştırarak konut kompleksinin farklı kullanımlarla aktifleşmesini güçlendirmektedir. Bunlara ek olarak belki de en ilginç özelliklerden birisi olan çatı katı mekanının ortaklaşa bir alan olarak kullanılması, çatının ve zeminin insanlara bırakılmasıyla adeta komünite arasına sıkışan beton bir kütlenin olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak bu yapı, insanların alışkanlıklarının tersine yaklaşımlar getirmesiyle eleştirilmiş olsa da bu tarz yaklaşımlar daha yaratıcı ve sürdürülebilir mekanlar ve konut komplekslerinin oluşmasına ön ayak olmaktadır. Betonun griliğini kıran farklı renk kodlarıyla binanın renklendirilmesi de estetik olarak aşırılığa kaçmadan hoş bir hava yaratmaktadır. Le Corbusier’in Unite d’Habitat’ının etkilerini Ankara’da Ayrancı’da ve Kolej’de görmek mümkün. Bir sivil mimari örneği olan 96’lar Apartmanı, Corbusier’in ilham verici kütlesinin imgelerini görebileceğimiz güzel bir örnek olarak gözümüzün önünde durmaktadır. Yine aynı şekilde Cinnah 19 Unite d’Habitation’dan ilham aldığına dair görüşler vardır.  

It would be wrong not to mention Le Corbusier’s name when talking about brutalist approaches. He is called the ‘father of brutalism’ due to his perspective and contributions to modern urbanism and his reformist approach to architecture and urbanism, thus he is special when it comes to this topic. Before moving on to brutalist approaches, Corbusier’s utopia called Ville Radieuse (Radiant City) would be useful to examine. In the center of Paris, he planned mega-skyscrapers, each reaching a height of 200 meters and accommodating five to eight hundred thousand people, with concrete providing freedom and a strict grid layout. In addition to these, he made a proposal showing that a single unit (Unité) would accommodate 2700 people in residential areas. He aimed to use daylight in the most efficient way in the design of skyscrapers and residential areas. This utopia, which has been criticized as a horrible idea, has actually become a source of inspiration for the future. After Ville Radieuse, inspired by the housing units (Unité) in his utopia, Le Corbusier designed the Unite d’Habitation (Marseille Block). Unite d’Habitation consists of 337 living units (apartments), each floor of which is called a street. These streets create common spaces for the community, and some units in these streets are differentiated with commercial and similar uses, strengthening the activation of the residential complex with different uses. The roof, which is perhaps one of the most interesting features, is used as a common area. So, the roof and the ground floor serve as communities. Thus, it would not be wrong to say that there is a concrete mass that is squeezed between a community of people. Although this structure has been criticized for bringing approaches contrary to people’s habits, such approaches lead to the formation of more creative and sustainable spaces and housing complexes. Coloring the building with different color codes helps avoid the bleakness of gray concrete and creates an aesthetically pleasing atmosphere without going overboard. It is possible to see the effects of Le Corbusier’s Unite d’Habitat in Ayrancı and Kolej in Ankara. 96’lar Apartment, an example of civil architecture, stands before our eyes as a good example where we can see Corbusier’s effects. Likewise, there are opinions that Cinnah 19 was inspired by Unite d’Habitation.

Görsel 3: Unite d’Habitation/Figure 3: Unite d’Habitation

Konut komplekslerinden devam etmeden önce belki de brütalist mimarinin en farklı örneklerinden birisi olan Geisel Library’e değinmek istiyorum. San Diego’da bulunan fütürizm ile brütalizm’in bir bağlantı noktası oluşturduğu bu kütüphane, betonu ve cam malzemeleri anıtsal bir tasarımla birleştirerek algısal olarak, belki de iddialı bir tabir ile, antik sütunların yüceliğinin fütürist yaklaşımlar ile günümüze taşınmasını sağlamaktadır. Kullanımı yerden yukarıya taşıyarak Le Corbusier’in pilotilerinin farklı bir yorumlamasını gördüğümüz Geisel Library’de, 360 derecelik kesintisiz cam çerçeveler ile ışığın en efektif kullanılacağı düzen oturtulmaya çalışılmıştır. Bu noktada da yine betonun sağlayabildiği özgürlüğü ve esnekliği görebilmekteyiz. Bu farklı yaklaşımları sebebiyle de yine birçok projeye öncü olabilmekte ve yaratıcı sürece katkıda bulunabilme ihtimali olmaktadır.

Before continuing with the residential complexes, I would like to touch upon the Geisel Library, perhaps one of the most distinctive examples of brutalist architecture. This library in San Diego, where futurism and brutalism come together to combine concrete and glass materials with a monumental design, to put it assertively, brings the glory of ancient columns to the present day with futuristic approaches. In the Geisel Library, we see a different interpretation of Le Corbusier’s projects by making use of the building in a vertical way. The library established a system in which light will be used most effectively with 360-degree uninterrupted glass frames. At this point, we can see the freedom and flexibility that concrete can provide. Due to these different approaches, concrete can also lead to many projects and contribute to the creative process.

Görsel 4: Geisel Library/Figure 4: Geisel Library

Birleşik Krallık’ta, söz konusu olmuş konut sıkıntısı nedeniyle ortaya çıkan çözümlerden birisi Alexandra Road dönüşümü olmuştur. Alexandra Road Estate’in yapılış amacı küçük bir alanda yüksek yoğunluğu sağlayacak seviyede bir konut dokusu yaratmaktı. Bunun için yine brütalizmin özgürlüğü kullanılarak düz bir alana teras ev tipolojisi ile bir konut kompleksi yaratıldı. Bu konut kompleksinin içinden bir yol geçirmek yerine ana bir yaya omurgası konuldu ve araç yolu ve otopark da yer altına alındı. Bu konut kompleksinin içinde eğitim ve kültür kullanımlarının da olmasıyla yaya omurgasına bağlı konutlar sayesinde kollektif alanlar ve sürdürülebilir bir komünite yaratma amacı güdüldüğü söylenebilir. Yaratıcı bir yaklaşımla bir yandan yoğun nüfus üretmek bir yandan da bu yoğun nüfusu yerel topluluğun birbirine entegre olduğu bir senaryo yaratmak, bunu da dediğim gibi betonun özgürlüğüyle ve bireysel bahçelerin sürekliliğiyle harmanlanması, ana omurganın sürekliliğinin getirdiği imgeyle beraber estetik anlamda hoş bir mekân değeri oluşturmaktadır.

In the UK, one of the solutions that emerged due to the housing shortage was the Alexandra Road transformation. The purpose of the Alexandra Road Estate was to create a residential area that would provide high density in a small area. Thus, using the freedom of brutalism, a residential complex was created on a flat area of surface with a typology called terraced house. Instead of running a road through this residential complex, a main pedestrian walkway was built, and the driveway and parking lot are underground. Because there are educational and cultural areas and because the residences are connected by a pedestrian walkway, it can be said that the aim of the project was to create collective spaces and a sustainable community. Creating a dense population with a creative approach while creating a scenario in which this dense population and the local community are integrated, and combining this with the freedom of concrete, the continuity of individual gardens, together with the image brought on by the continuity of the walkway, creates an aesthetically pleasing complex.

Görsel 5: Alexandra Road Estate/Figure 5: Alexandra Road Estate

Bu örneklerin arasında en sona bıraktığım 2 yapı/yapı kompleksi, benim için en özel ve farklı yerde olan örnekler olan Moshe Safdie’nin Montreal’deki Habitat 67’si ve ‘evim’ dediğim, içindeki ilhamı ve estetiği damarlarımda hissettiğim, Türkiye’de brütalizmin en önemli temsilcisi Orta Doğu Teknik Üniversitesi. Habitat 67 Alexandra Road Esate’te olduğu gibi küçük alanda yüksek yoğunluk yaratma amacıyla kübik birimlerin belirli bir kuralda bir araya gelmesiyle ve bu birimlerin birbirlerine her 4 katta bir olmak üzere var olan iç sokaklarla bağlanmasıyla oluşmaktadır. Bu iç sokaklar ve birimlerin birbirlerine bağlanma biçimleri oluşturdukları kollektif değerler ile bu yapının deneysel başlayan ama başarıya ulaşan bir süreç geçirmesine neden olmuştur. Bunlara ek olarak aslında çıplak bir yapı strüktürü olması ve içindeki açık alanların aslında birimlerle direkt ilişki kurması bunu kapalı bir sistem oluşturmaktan ziyade bağlamdaki diğer elementlerle entegrasyonunu da üst seviyeye çıkaran bir duruma koymaktadır. Yine Covid sonrası dönemde en büyük ihtiyaç olan açık alanlara erişim ve hava sirkülasyonu ihtiyacı bu yapı kompleksinde karşılaştığımız özelliklerdendir.

Among these examples, I left two building complexes to last. These complexes are dear to my heart and quite different. The first complex is Moshe Safdie’s Habitat 67 in Montreal, and the second one is the most important representative of brutalism in Turkey and it is the place where I can feel the inspiration and aesthetics in my veins and call home: the Middle East Technical University. Like in Alexandra Road Estate, Habitat 67 consists of cubic units coming together in a certain rule in order to create high density in a small area, and these units are connected to each other every four floors by inner streets. These inner streets and the way these units are connected to each other, with the collective values they create, have caused this building to go through an experimental but successful process. In addition to these, the fact that it is actually a bare building structure with open spaces within it being in direct contact with the units enhances its integration with other elements rather than creating a closed system. The need for access to open spaces and air circulation in the post-Covid period is one of the features we encounter in this building complex.

Görsel 6: Habitat 67 / Figure 6: Habitat 67, archdaily

Ve ODTÜ… Bu noktada özellikle Mimarlık Fakültesine odaklanmak istiyorum. Bütün eğitim aksı brütalist özellikler taşımakta olsa da deneyimlerimin en yoğun olduğu alanlar bunlar. Mimarlık fakültesi sahip olduğu pozitif ve tanımlı mekanlarla sosyalliği destekleyen bir yapıya sahiptir. İç avluları ve bu avlulara bağlı sınıflarla eğitim-ortak alan ilişkisini üst seviyede tutmaktadır. İç dış ilişkisine bakıldığı zaman ise dış mekânda formun yarattığı avluların ve açık alanların iç kullanımlarla olan direkt ilişkisi de bu mekanların kullanım kolaylığını ve tanımlarını algılatmakta başarılı. Özellikle Ata Heykelinin önünde yer alan eşik olarak tanımlanabilecek uzun ve suyu takip eden yol ile Mimarlık Fakültesi’ne giriş, kullanıcılar için psikolojik bir rahatlama sağlamanın yanında Le Corbusier’in eşik tanımlarına uyan bir iç dış mekân bağlantısını kuvvetli bir biçimde tanımlamaktadır. Bunun yanında sadece 2 kat ile (tamamında 3 kat) bütün bir eğitim alanı ihtiyacını karşılamakta ve bunları yaparken de dediğim gibi açık mekân ihtiyacını da oransal olarak hoş bir biçimde sunmaktadır. Özellikle stüdyoların kolonsuz bir şekilde, tavanda çözülmüş detaylar sayesinde kesintisiz uzun ve geniş mekanlar olması, burayı eşsiz bir örnek haline getirmektedir. Çok da derine girmeden, aslında bakıldığı zaman bu değerlerin yarattığı hisleri estetiğe dönüştürüp içselleştirmek buranın ilhamını duymak çok farklı ve güzel bir hissiyat. Belki de deneyimlerime dayanarak Le Corbusier ile beraber brütalizmin gücüne inanmamı sağlayan en büyük güç bu değerli mimariye sahip olan fakülte olmuştur…

And METU… I would like to focus especially on the Faculty of Architecture. Although the entire campus has brutalist features, the Faculty of Architecture is where my experience is most intense. The Faculty of Architecture has a structure that supports being socially active with its positive and defined spaces. It keeps the education-common area relationship at a high level with its inner courtyards and the classrooms attached to these courtyards. When looking at the interior-exterior relationship, the direct relationship between the interior uses and the courtyards and open spaces created by the form of the exterior is also successful in conveying the ease of use and definitions of these spaces. In particular, the entrance to the Faculty of Architecture with its long road that follows the stream and Ata Statue (Ata Heykeli) can be defined as a threshold. It strongly defines an indoor-outdoor connection that complies with Le Corbusier’s threshold definitions and provides a psychological relief for the students. In addition, with only two floors (a total of three floors), it meets the need for a whole education area, and as I said before, while it does this, it also meets the need for open space in a proportional manner. Thanks to the details solved on the ceiling, the studios are wide, long, and continuous spaces without columns, making this place a unique example. I will not go into detail, but it is a very different and beautiful feeling to transform and internalize the feelings created by these values into aesthetics and to be inspired by this place. Perhaps the biggest force that made me believe in the power of brutalism was my own experiences in the faculty that was built with this valuable style of architecture together with Le Corbusier…

Görsel 7: Furkan Erdem Sözeri tarafından / Figure 7: by Furkan Erdem Sözeri

Genel hissiyatın, estetik algısının ve bakış açısının aksine brütalist yaklaşımların ve akımın şehirciliğe katkısını çok değerli ve önemli buluyorum. Özellikle Le Corbusier’in ilk adımını gerçekleştirdiği yaklaşımların Covid sonrası dönem konut kompleksleri yaklaşımlarında tekrardan gündem olması, esnekliğin, modülaritenin ve farklı mekân yaratma ihtiyacının karşılanması açısından ‘beton’a bir tekrar bakılması ve çözüm önerilerinin arandığı adreslerden birisi olması gerektiği fikrindeyim. Estetik olarak da farklılığın değerinin farkında olarak, minimalist ve sade bir tasarım anlayışı ile ‘less is more’ bakış açısını birleştirerek çok daha estetik değeri yüksek yapılar oluşturulabileceği kanısındayım. Belki de beton ve gri sandığımız kadar değersiz değildir. Değil mi?..  

Contrary to popular opinion and the aesthetic point of view, I believe that brutalist approaches and movements have made a significant and meaningful contribution to urbanization. In particular, I believe that pioneer Le Corbusier’s ideas should be revisited in the post-Covid period housing complex approaches, and that “concrete” should be one of the solutions when it comes to the requirement for flexibility, modularity, and the ability to construct diverse areas. I am aware of the value of aesthetic differences. I believe that structures with better aesthetic value may be constructed using a minimalist and basic design approach paired with the principle of ‘less is more.’ Maybe gray concrete is not as worthless as we think it is. Right?

Görsel 8: Doğa Su Yıldırım tarafından / Figure 8: by Doğa Su Yıldırım

Yazar/Author: Furkan Erdem Sözeri

Editör/Editor: Beliz Karatoprak

Grafiker/Graphic Designer: Doğa Su Yıldırım

Çevirmen/Translator: Özlem Deniz Kahraman